étude / araştırma
La place du cinéma français sur le marché turc (1990-2000) /
Türkiye'de Fransız sineması (1990-2000)
 

Le pacte des loups

 introduction /
giriş

 liste des films
/ filmlerin listesi

 critique des films /
film eleştirileri
synthèse / sentez





accueil / giris


partie 1 / 1. bölüm

 

 introduction

Dans un monde fortement américanisé, où presque comme dans tous les secteurs, la culture américaine, -si celle-ci existe en tant que telle- est dominante, le cinéma et les spectateurs turcs sont fortement influencés par Hollywood. Si tel est le cas, où se situe en Turquie, le cinéma français, qui est historiquement parlant, le berceau du septième art et comment est-il perçu par un nombre de spectateurs justement dominés par une vision qui n’est que le résultat de l’industrie cinématographique ?

Les années 1990, correspondent à une période pendant laquelle la société turque a évolué de façon très rapide sur le plan économique, social et culturel. Et ces changements se sont reflétés sur la perception du cinéma. Les films américains ont envahi les salles , le secteur s’est même félicité de la distribution des films américains en même temps qu’aux Etats-Unis et en Europe.

S’il y a eu de loin une préférence pour le cinéma américain, il faut noter qu’une évolution identique, quoique moins importante touche le cinéma français et européen. Tout d’abord, le nombre de films français sur le marché turc a constamment augmenté. Si en 1991 il y a 7 films français en salles ( parmi lesquels Cyrano de Bergerac et Tatie Danielle), ce chiffre passe à 20 en 1996. Au cours de l’année 2000, 17 films français ont été distribués en Turquie, parmi lesquels La fille sur le pont de Patrice Leconte, Asterix et Obelix contre César de Claude Zidi et Jeanne d’Arc de Luc Besson [1] (voir  annexe tableau 1 ). Ensuite, et par conséquence ces films ont trouvé davantage de place dans les pages d’annonces ou de critiques des journaux nationaux à grand tirage (voir annexe tableau 2) .

Nous tenterons d’expliquer la place du cinéma français sur le marché turc, à travers les critères d’achat des distributeurs, le profil des spectateurs et la critique turque, sans oublier de préciser l’importance de la création en 1988 d’Eurimages qui a joué et qui joue encore un rôle prépondérant dans la prise de conscience du cinéma européen et surtout français.



[1] Il est question ici des films français ou français de coproduction.


 giriş

Tüm sektörlerde olduğu gibi özellikle ki eğer böyle bir kültür söz konusuysa,  Amerikan kültürünün egemen olduğu şiddetle amerikanlaşmış bir dünyada, Türk sineması ve izleyicileri güçlü bir şekilde Hollywood’dan etkilenmiştir. Türkiye’deki durum böyleyken, tarihsel olarak adından söz edilen, yedinci sanatın merkezi Fransız sineması, sadece sinema endüstrisinin gişe hasılatından söz edilen bir bakışın egemenliğinde kalan bir izleyici kitlesi tarafından nasıl algılanabilir ki zaten ?

1990’lı yıllar, türk toplumunun eonomik, sosyal ve kültürel açıdan son derece hızlı bir şekilde geliştiği bir döneme denk düşmektedir. Bu değişimler sinemanın algılanmasına da yansımıştır. Sinemalarda gösterime giren Amerikan filmlerinin sayısı artarken, sinema sektörü de Amerikan filmlerinin Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’yla aynı zamanda gösterime girmesini memnunlukla karşılamıştır.

Uzaktan bakıldığında Amerikan sinemasına yönelik bir tercih olduğu görülse de, aynı nitelikte ama daha az önemli bir gelişimin Avrupa ve fransız sineması alanında da gerçekleştiğini görmek gerekiyor. Öncelikle, türk pazarındaki fransız filmlerinin sayısı arttı. 1991 yılında 7 fransız filmi gösterime girerken (bu filmler arasında Cyrano de Bergerac ve Tatie Danielle’de yer almaktadır), 1996 yılında bu sayı 20’yi geçti. 2000 yılında Türkiye’de 17 fransız filminin dağıtımı yapıldı; bunların içinde, Patrice Leconte’un  « La fille sur le pont », Claude Zidi’nin « Asterix et Obelix contre César » ve Luc Besson’un « Jeanne d’Arc »ı [1] (Tablo 1’e bakın) yer almaktadır. Daha sonra bu filmler yüksek tirajlı gazetelerin ilan ve eleştiri sayfalarında daha fazla yere sahip oldu (Tablo 2’ye bakın).

1988 yılında kurulan ve Avrupa sinemasının ve özellikle de fransız sinemasının farkına varılmasında baskın bir rol oynamış ve hala oynamakta olan Eurimages’ın önemini de unutmadan, dağıtımcıların satın alma kriterleri, Türk izleyicilerinin ve eleştirmenlerin profili, aracılığıyla fransız sinemasının Türk pazarındaki yerini anlatmayı istiyoruz.



[1] Burada fransız filmleri ya da fransız ortak yapımı filmler söz konusudur.

 







introduction / giris

accueil / giris


partie 2 / 2. bölüm

 

 

 Les distributeurs turcs et leurs critères d’achat des films français

Avant d’aborder la question de la perception de ces films par les spectateurs, nous devons tout d’abord préciser le profil des distributeurs et les critères mis en valeur par ceux-ci dans le choix des films français ou français de coproduction.

En effet, depuis 1990, la plupart des 150 films français, ont été distribués, par Umut Sanat, Özen Film, Belge et Avşar Film. Umut Sanat vient en tête avec un total de 30 films, Özen Film arrive en seconde place avec 19 films, puis Avşar Film avec 13 films et Belge 12 films…

Quant au profil de ces distributeurs, à part Özen Film qui est une importante société de distribution avec de grands moyens, ce sont en général des distributeurs de petites tailles, qui se différencient des autres, par exemple Warner Bros. ou UIP,  par l’achat de films surtout européens.

Sans en entrer dans le détail, il est nécessaire de préciser les critères mis en valeur dans l’achat des films par ces distributeurs, afin de mieux comprendre la place des films français ou français de coproduction sur le marché turc.

Parmi le nombre de films à acheter, le distributeur qui est souvent mal informé, délimite son choix à partir d’un certain nombre de « facteurs-clés » afin de minimiser son risque d’achat.[1]

Effectivement après l’observation des films distribués depuis 1990, nous pouvons constater que la notoriété des acteurs ou du réalisateur arrive en premier plan. Il est vrai que des stars internationales tels que Gérard Depardieu, Catherine Deneuve, Juliette Binoche, Jean Reno ou Daniel Auteuil… , des réalisateurs comme Alain Resnais, Claude Chabrol, Luc Besson… assurent à eux seuls un nombre important de spectateurs.

Un deuxième critère repéré, est le fait que les films soient primés dans des festivals internationaux, tel que La vie rêvée des anges d’Eric Zonca ou Sings and wonders de Jonathan Notissier.

Le succès du film en France est aussi déterminant pour les distributeurs, mais il faut noter que ce n’est pas toujours un critère de réussite auprès du spectateur turc. Effectivement le film peut avoir un succès très important dans son pays d’origine, mais peut ne pas répondre aux attentes du spectateur turc. On peut donner l’exemple de On connaît la chanson d’Alain Resnais qui a fait plus de 2,5 millions d’entrées en France alors qu’en Turquie, ce film n’a connu qu’un succès médiocre avec un peu plus que 7 000 entrées.

Enfin, nous pouvons citer le choix des coproductions internationales, souvent d’une autre langue que le français. Ceci est un enjeu visant à « tromper » le spectateur turc qui est souvent réticent envers les films français qualifiés comme de trop « intello ».


[1] Stéphanie Debauge, mémoire de DEA non publié “le marché cinématographique turc et l’exportation des film français en Turquie”, Université de Bordeaux III, juillet 2000

 Türk dağıtımcılar ve onların fransız filmlerini satın alma kriterleri

Bu filmlerin izleyiciler trafından algılanması sorusunun gündeme getirmeden, öncelikle dağıtımcıların profilini, fransız filmlerinin ya da fransız ortak yapımlarının seçiminde bu dağıtımcılar tarafından göz önünde tutulan kriterleri belirtmek zorundayız.

Gerçekten de, 1990 yılından bu yana, 150 fransız filminin büyük bir bölümü Umut Sanat, Özen Film, Belge ve Avşar Film tarafından dağıtılmıştır. Umut Sanat 30 filmle başta gelirken, Özen Film 19 filmle ikinci sırada yer alıyor, onları 13 filmle Avşar film ve 12 filmle Belge film izliyor…

Dağıtımcıların profiline gelince, çok büyük olanaklarıyla önemli bir dağıtım firması olan Özen Film dışında, bunlar genellikle küçük çapta dağıtımcılar olup, özellikle Avrupa filmlerinin satın alınması konusunda Warner Bros ya da UIP gibi firmalardan farklılaşmaktadır.

Bu konuda daha fazla ayrıntıya girmeden, fransız filmlerinin ya da fransız ortak yapımı filmlerin Türk pazarındaki yerini daha iyi anlamak için, bu dağıtımcılar tarafından satın almada göz önünde tutulan kriterleri belirlemek gerekmektedir.

Satın alınacak filmlerin sayısı konusunda genellikle dağıtımcılar kötü bilgilendirilmekte, satın alma riskini azaltmak amacıyla seçimini birkaç « anahtar-faktör »den yola çıkarak sınırlamaktadır.

1990 yılından bu yana dağıtılmış olan filmlerin gözlemlenmesinden sonra, oyuncuların ya da yönetmenlerin tanınmış olmasının ilk planda rol adığını doğrulayabiliyoruz. Gérard Depardieu, Catherine Deneuve, Juliette Binoche, Jean Reno ya da Daniel Auteuil gibi dünya çapında ünlü yıldızlar ; Alain Resnais, Claude Chabrol, Luc Besson gibi ünlü yönetmenlerin isimlerinin bile önemli sayıda bir izleyici kitlesi yarattığı gerçektir ; bu genelde de belirli bir sayıda kabulu beraberinde getirmektedir.

Burada dikkat çeken ikinci kiter ise bu filmlerin uluslararası festivallerde ödül kazanmış olması, örneğin Eric Zonca’nın « La vie rêvée des anges » ya da Jonathan Notissier’nin « Sings and wonders » adlı filmleri.

Filmin Fransa’da başarı kazanmış olması dağıtımcılar için bir diğer belirleyici faktördür ; ama türk izleyiciler açısından bunun her zaman için bir başarı kriteri olmadığını da belirtmek gerekir. Gerçekten de film kendi ülkesinde çok önemli bir başarı elde ederken, türk izleyicilerinin beklentilerine cevap veremeyebilir. Bu konuda Alain Resnais’nin « On connaî la chanson » filmi örnek verilebilir : Fransa’da bu film 2,5 milyon gişe hasılatı yaparken Türkiye’de sadece 7000 kişi tarafından izlenmiştir. 

Son olarak, genellikle fransızca dışında bir başka dilde gerçekleştirilen uluslararası ortakyapımların seçimiyle ilgili birkaç şey söylemek gerekir. Bu aslında, çok « entellektüel » olarak nitelendirilen fransız filmlerine karşı genellikle kararsızlık içinde bulunan türk izleyicisini « aldatmayı » öngören bir oyundur.



[1] Stéphanie Debauge, mémoire de DEA non publié “le marché cinématographique turc et l’exportation des film français en Turquie”, Université de Bordeaux III, juillet 2000







partie 1 / bölüm 1

accueil / giris


partie 3 / 3. bölüm
 Description des spectateurs turcs par rapport aux films français

Après avoir précisé le caractère général des films français projetés dans les salles turques, il nous sera plus facile de comprendre l’attitude des spectateurs envers ces films.

Nous pouvons constater que depuis 1990, la plupart des films français projetés en salle en Turquie, correspondent davantage à des films visant à attirer surtout le public des cinéphiles qui représente ainsi le profil idéal pour la production française. Effectivement, d’après les chiffres que nous avons retenu, ce public qui représenterait, un peu plus de 150 000 spectateurs, se compose de personnes ayant un niveau d’éducation assez élevé, s’intéressant activement à l’art et à la littérature et étant souvent proche de la culture française.

Ce public retient donc souvent comme critère le succès des films dans les festivals internationaux et la notoriété du réalisateur. Entre autre, comme nous l’avons déjà précisé, cette catégorie de public s’intéresserait surtout à « l’art du cinéma » et est généralement ouvert à tout essai cinématographique en tant qu’œuvre d’art. Ce qui pourrait peut-être expliquer le succès d’un film tel que Romance  de Catherine Breillat, qui est un film d’art et essai. Ce film a fait en 1999,  71 000 entrées, succès non négligeable à côté des 350 000 entrées en France.

En ce qui concerne les films à gros budgets, ils visent bien évidemment le plus grand nombre de spectateurs pour qui souvent le cinéma n’est autre qu’un moyen de divertissement. Ces films–là attirent le grand public avec des acteurs très célèbres, des sujets peu profonds, généralement avec beaucoup d'action. Nous pouvons citer dans cette catégorie, Le cinquième élément, film de Luc Besson ayant réuni plus de 460 000 spectateurs ; puis Asterix et Obelix contre César de Claude Zidi, avec lui aussi plus de 270 000 entrées. Nous pouvons ajouter à la liste le dernier film de Besson, Jeanne d’Arc, présenté en Turquie sous le titre Joan of Arc, qui a fait près de 300 000 entrées.

Nous pouvons aussi expliquer le succès du film de Zidi, d’abord par le sujet :  Asterix et Obelix sont des héros bien connus du public turc ; puis par les acteurs : Gérard Depardieu, Roberto Begnini et Laëtitia Casta… Ceux-ci attirent déjà, à eux seuls, un certain nombre de spectateurs. Comme on le voit, la notoriété des acteurs participant au film joue un rôle primordial dans l’attraction du  grand public. Marquise de Vera Belmont, classé dans la catégorie des films historiques, malgré la faible publicité dont il bénéficia, a fait près de 18000 entrées, grâce à sa principale actrice, Sophie Marceau, très appréciée par les spectateurs turcs.

Les comédies françaises  reçoivent en général un accueil favorable de la part du public turc. Surtout celles qui sont basés sur le comique de situation, comme Le diner de cons de Francis Veber, ou Les visiteurs de Jean-Marie Poire. Mais il faut préciser que le public attiré par ces films là est souvent francophone et connaît bien la culture française.

Il est évident que Damage de Louis Malle, L’Amant de Jean-Jacques Annaud ou bien Romance de Catherine Breillat attirent le grand public par leurs scènes « osées ». Ce même public a généralement tendance à penser, que les français sont aussi très doués pour réaliser des scènes érotiques...

Il ne serait pas faux, dans le même contexte, de dire que le grand public turc apprécie également les films fantastiques ou de science fiction tels que les deux films de Jean-Pierre Jeunet et Marc Carro La cité des enfants perdus et Delicatessen, ou bien encore Le cinquième élément de Luc Besson.

Un autre critère auquel nous avons déjà fait allusion est, pour ce grand public, la langue du film. Celui-ci joue un rôle presque aussi important que la célébrité des acteurs. C’est pour cela qu’en général les films coproduits en une autre langue que le français, surtout en l’anglais, présente un plus grand avantage pour lui. Nous pouvons donc expliquer ainsi le succès des films de Luc Besson, qui sont considérés comme totalement américains ou de Damage de Louis Malle qui a fait près de 200 000 entrées. Les acteurs principaux de ces films sont la plus part du temps non-français, et très célèbres, tels que Bruce Willis, Gary Oldman, Jeremy Irons… .

En outre, précisons que les films doivent en général répondre aux attentes et à la psychologie du public. Par exemple Les patriotes d’Eric Ronchant, qui se déroule en Israël et raconte les aventures d’un jeune juif français désirant entrer dans la Mossad connaît un échec auprès du public turc : 509 entrées au total. Le sujet de ce film était risqué devant un public à majorité musulmane…


Ainsi donc, les coproductions à gros budgets ont généralement plus de chance de réussir auprès du public turc que les films français, considéré comme visant un public d’intellectuels.
 

 Fransız filmlerine bakarak türk izleyicilerinin tanımı
 
 
Türk sinemalarında gösterilen fransız filmlerinin genel karakterini belirledikten sonra, izleyicilerin bu filmlere yaklaşımlarını anlamak bizim için çok daha kolay olacaktır.

1990 yılından bu yana Türk sinemalarında gösterime giren fransız filmlerinin büyük bir bölümü özellikle fransız yapımları için ideal bir profil oluşturan sinemasever kitlesinin dikkatini çekmeyi hedefleyen filmlerden oluşmaktadır. Gerçekten de elde ettiğimiz sayılar sonucunda 150 000’den fazla kişiyi temsil eden bu kitlenin, belirli bir eğitim düzeyine sahip, sanat ve edebiyatla yakından ilgilenen ve fransız kültürüne yakın kişilerden oluştuğu görülmektedir.

Bu kitle genellikle kriter olarak, filmlerin uluslararası festivallerdeki başarısını ve yönetmenin tanınmış olmasını göz önünde bulundurmaktadır. Bunun dışında, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu izleyici kategorisi özellikle « sinema sanatı » ile ilgilenmekte ve genellikle sanat eseri olduğu sürece her tür sinemasal deneyime açıktır. Bu belki de aynı zamanda bir sanat ve deneme filmi olan Catherine Breillat’nın « Romance » adlı filminin başarısını açıklayabilir. 1999 yılında grçekleştirilen bu film Türkiye’de 71 000 kişi tarafından izlenmiştir. Bu da Fransa’da 350 000 kişinin yanında azımsanmayacak bir başarıdır.

Büyük bütçeli filmlere gelince, bu filmler şüphesiz tek eğlencesi sinema olan büyük sayıdaki izleyici kitlesini hedeflemektedir. Bu filmler ünlü oyuncuları, çok fazla derinliğe sahip olmayan konuları ve aksiyon filmi olmalarıyla büyük bir izleyici kitlesini kendisine çekmektedir. Bu kategori içinde daha önce de sözünü ettiğimiz Luc Besson’un « Le cinquième élément » (Beşinci Element) filmini örnek gösterebiliriz. Bu film 460 000 gişe hasılatı yapmıştır ; bunu 270 000 kişi ile Claude Zidi’nin « Asterix et Obelix contre César »ı (Asterix ve Obelix Cesar’a karşı ) izlemiştir. Bu listeye Besson’un son filmi « Jeanne d’Arc »ı da ekleyebiliriz. Bu film « Joan of Arc » adı altında gösterilmiştir ve 300.000 gişe hasılatı yapmıştır.

Zidi’nin filminin başarısını da şu şekilde açıklayabiliriz ; öncelikle konusu : Asterix ve Obelix türk halkı tarafından çok iyi tanınan kahramanlardır ; daha sonra da oyuncularıyla : Gérard Depardieu, Roberto Begnini ve Laëtitia Casta…Bu oyuncular daha baştan isimleriyle belli sayıda bir izleyici kitlesini kendisine çekmiştir. Burada da görüldüğü gibi, filmde yer alan oyuncuların tanınmış olması büyük sayıda izleyici kitlesini sinemaya çekmekte önemli bir rol oynamaktadır. Tarihi filmler kategorisinde yer alan Vera Belmont’un « Marquise »i (Markiz), çok az sayıda reklamı yapılmasına rağmen, türk izleyiciler tarafından çok takdir edilen başrol oyuncusu Sophie Marceau sayesinde 18000 kişi tarafından izlenmiştir.

Fransız komedi filmleri genellikle türk sinema izleyicisinin büyük bir bölümü tarafından çok iyi karşılanmaktadır. Özellikle de Francis Veber’in « Le diner de cons » ya da Jean-Marie Poire’ın « Les visiteurs » (Ziyaretçiler) gibi durum komedisine dayanan filmleri ..Ancak bu filmlerin çektiği kitlenin genellikle fransızca bilen ve fransız kültürüne yakın olduğunu da belirtmek gerekiyor.

Louis Malle’ın « Damage » ve Jean-Jacques Annaud’un « L’Amant » (Sevgili) ya da Catherine Breillat’nın « Romance » adlı filmlerinin « cesur » sahnelerinden dolayı büyük bir izleyici kitlesini çektiği de bir gerçektir. Aynı kitle fransızların erotik sahneler konusunda son derece yetenekli olduğunu düşünme eğilimindedir.

Aynı çerçevede büyük bir izleyici kitlesinin Jean-Pierre Jeunet ve Marc Carro’nun iki filmi « La cité des enfants perdus » (Kayıp Kentin Çocukları) ya da « Delicatessen » (Şarküteri) ya da Luc Besson’un « Le cinquième élément »ı (Beşinci Element) gibi fantastik ya da bilim kurgu filmlerini de beğendiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

Bu büyük izleyici kitlesi için daha önce adından söz ettiğimiz bir diğer kriter de filmin dilidir. Bu kriter oyuncuların tanınmış olması kadar önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle, genellikle fransızca dışında ve genellikle de ingilizce olarak çevrilen ortak yapımlar bu kitle için büyük bir avantaj sağlamaktadır. Böylelikle, tümüyle Amerikan yapımı olarak kabul edilen Luc Besson’un filmlerinin ya da 200 000 kişi tarafından izlenen Louis Malle’ın « Damage » adlı filminin başarısını daha kolaylıkla açıklayabiliriz. Bu filmlerde başrol oynayan oyuncuların büyük bir bölümü fransız değildir ve çok ünlüdür ; örneğin Bruce Willis, Gary Oldman, Jeremy Irons gibi…

Bunun dışında,filmlerin izleyicinin psikolojisine ve beklentilerine cevap vermesi gerektiğini de belirtmeliyiz. Örneğin Mossad’a girmek isteyen genç bir fransız yahudisinin maceralarını anlatan ve konusu İsrail’de geçen Eric Ronchant’ın « Les patriotes » (Yurtseverler) adlı filmi. Bu film 509 kişilik gişe hasılatı ile türk izleyicisi açısından düşük bir orana ulaşmıştır. Filmin konusu çoğunluğu Müslüman olan bir kitle karşısında bir risk oluşturmaktadır. ..

Böylelikle, büyük bütçeli ortak yapımlar genellikle türk izleyici kitlesi açısından, entellektüel bir izleyici kitlesini hedef alan  fransız filmlerine oranla çok daha büyük bir şansa sahiptir.
 







partie 2 / 2. bölüm

accueil / giris


fin

 Attitudes des critiques turcs envers les films français

 
En observant, depuis 1993, les critiques des films français ou des coproductions parues dans les journaux nationaux à grand tirage, nous constatons qu’elles tiennent compte du goût des spectateurs et s’adressent directement à un public bien précis.

Les points soulignés par les critiques portent, en général, sur le sujet, et sur la façon dont celui-ci est interprété. Par exemple le film le plus cité (et aussi le plus aimé) par la critique turque[1], La Haine de Mathieu Kassovitz, revient dans chaque article critique avec son effet de réalité donné par l’emploi d’une caméra 8 mm,  par les acteurs non-professionnels appelés par leur vrai nom, et aussi par le fait que le film soit en noir et blanc. Ils mettent tous l’accent sur le perfectionnisme du réalisateur et évoquent les prix que La Haine a reçu dans divers festivals. Il en est de même pour un autre film, Germinal de Claude Berri qui est cité, lui par 7 critiques. C’est encore le style employé par le réalisateur dans la version cinématographique du très célèbre roman de Zola et son langage perfectionniste qui sont mis en valeur. Delicatessen de Jeunet et  Carro,  Underground d’Emir Kusturica ou bien encore Damage de Louis Malle sont retenus par 6 critiques pour leur apport à l’art cinématographique. Delicatessen a remporté de nombreuses voix par son style fantastique et absurde…

L’exemple du film de Claude Lelouche, Homme, femme, mode d’emploi considéré comme superficiel et flou confirme bien le critère d’appréciation dont nous venons de parler. Il en est de même pour Little Buddha de Bernardo Bertolucci. Celui-ci a été considéré comme trop simpliste, ayant pour but d’atteindre un large public s’intéressant au bouddhisme.

Les succès dans les festivals sont aussi des points de repères. Il est presque certain de retrouver dans les articles critiques un film primé à un festival. La notoriété du réalisateur est un autre facteur d’analyse. Dancer in the dark ou bien On connaît la chanson  sont critiqués en fonction des films réalisés précédemment par leur réalisateur.

   

En conclusion, il est juste de dire aujourd’hui, que le cinéma français occupe une place de plus en plus importante sur le marché turc. Tout d'abord, le nombre de films distribués augmente régulièrement. Ensuite, il est de plus en plus facile de trouver un article critique dans les journaux, ce qui influence directement le nombre de spectateurs. Mais c’est un cinéma qui vise surtout un public restreint de cinéphiles considérant ce cinéma comme une alternative au cinéma américain : Plus de la moitié des films français projetés sur les  écrans turcs sont des films d’auteur. 
Nous pouvons constater également, que grâce aux coproductions européennes bénéficiant d’un gros budget, le cinéma français peut attirer le grand public et briser cette étiquette d’élitisme.



[1] huit critiques consacrent leur article à ce film

 Fransız filmlerine yönelik türk eleştirmenlerin tavrı
 
 
1993 yılından bu yana yüksek tirajlı türk gazetelerinde fransız filmleri ya da ortak yapımları üzerine çıkmış olan eleştirileri incelediğimizde, bu eleştirilerin izleyicilerin beğenilerini dikkate aldıklarını ve çok iyi şekilde tanımlanmış bir izleyici kitlesini hedef aldıklarını görüyoruz.

Eleştirmenler tarafından altı çizilen noktalar daha çok konu ve bu konunun yorumlanması üzerinde yoğunlaşıyor. Örneğin türk eleştirmenler tarafından en çok altı çizilen (ve en çok sevilen) Mathieu Kassovitz’in « La Haine » adlı filmi hemen hemen her eleştiri yazısında 8 mm’lik kameranın kullanımıyla elde edilen gerçekçilik, filmde gerçek adlarını kullanan amatör oyuncular ve filmin siyah-beyaz oluşunu gündeme getirmiştir. Bu eleştirmenlerin hemen hepsi yönetmenin mükemmelliğini ortaya çıkarırken, « La Haine »in çeşitli festivallerde kazandığı ödülleri ortaya koymuştur. Bir ikinci film, Claude Berri’nin « Germinal »i de yedi eleştirmen tarafından gündeme getirilmiştir. Bu eleştirilerde de yine Zola’nın bu çok ünlü romanının sinema versiyonunda yönetmenin kullandığı tarz ve mükemmel dili övgüler almıştır. Mar Carro’nun « Delicatessen » (Şarküteri), Emir Kusturica’nın « Underground » ya da Louis Malle’ın « Damage » filmi 6 eleştirmen tarafından sinema sanatıyla ilişkilerinden dolayı dikkate değer görülmüştür. « Delicatessen » (Şarküteri) filmi fantastik ve absürd tarzından dolayı ses getiren bir film olmuştur…

Yüzeysel ve bulanık olarak tanımlanan Claude Lelouche’un « Homme, femme, mode d’emploi » (Bir Kadın, Bir erkek) filmi yukarıda sözünü ettiğimiz takdir kriterlerini onaylamaktadır. Aynı şey Bernardo Bertolucci’nin « Little Budha » (Küçük Budha) filmi için de geçerlidir. Bu film eleştirmenler tarafından, budizme ilgi duyan geniş bir kitleye ulaşmak amacıyla yapılmış çok basit bir film olarak görülmüştür.

Farklı festivallerde kazanılan başarılar da bir işaret noktasıdır. Eleştiri yazılarının neredeyse tümünde bir filmin bir festivalde kazandığı ödülden söz etmesi kaçınılmazdır. Bunların yanısıra yönetmenin tanınmış olması da bir analiz faktörüdür. « Dancer in the dark » (Karanlıkta Dans) ya da « On connaît la chanson » yönetmenlerinin kısa süre önce gerçekleştirdikleri filmler doğrultusunda eleştirilmiştir. Lars Von Trier ilk filmin Alain Resnais’de ikinci filmin yöntmenidir.




Sonuç olarak, günümüzde fransız sinemasının türk pazarında giderek daha da önemli bir yere sahip olduğunu söylemek doğru olur. Çünkü öncelikle gösterime giren filmlerin sayısında düzenli bir artış söz konusudur, ikincisi de gazetelerde doğrudan izleyici kitlesinin sayısını etkileyen bir eleştiri yazısı bulmak çok daha kolaydır. Ancak yine de bu, fransız sinemasını amerikan sinemasına karşı bir alternatif olarak gören sınırlı sayıda sinemaseverin sinemasıdır. Dev ekranda gösterilen fransız filmlerinin yarısından çoğu yönetmenlerin filmidir.

Ancak büyük bütçeli Avrupa ortak yapımı filmler sayesinde fransız sinemasının büyük bir izleyici kitlesini kendisine çekebileceğini ve böylelikle üzerinde taşıdığı elitizm etiketinden kurtulabileceğini gördüğümüzü söyleyebiliriz.



[1] sekiz eleştirmen yazılarını bu film üzerine yazmıştır.

 

       accueil / giris